NECATİ GÜNGÖR YAZDI
Kısa biyografi:
Necati Güngör, 1949 yılında Malatya’da doğdu, ilk ve ortaöğrenimini bu kentte tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Fakülte öğrenciliği sırasında dergi ve gazetelerde hikâye ve röportajlar yayımlamaya başladı. Necati Güngör’ün ilk hikâye kitabı olan “Yolun Başı” 1973 yılında yayımlandı ve edebiyat çevrelerince ilgiyle karşılandı. İkinci kitabı “Sevgi Ekmektir” ile 1979 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülünü kazandı. Yazarın üçüncü kitabı yine bir hikâyeler toplamıdır: “Bu Sevda Ölmek”. (İlk iki kitabıyla bir arada.)
Bu arada Hürriyet, Cumhuriyet, Milliyet gibi gazetelerde röportajları, dizi yazıları yayımlanan Necati Güngör, Abdi İpekçi ve TJK “yılın röportajcısı” ödülleriyle; Ömer Seyfettin ve Yunus Nadi hikâye ödüllerine değer görüldü.
Güngör’ün kitaplarından bazıları: Hayatımın Yedi Hikâyesi, Unutulmaz Bir Kadın Resmi, İyiler Genç Ölür, Hikâyemde Hayvan Var, Üsküdar’a Gidelim, Bir Taşralının İstanbul Nostaljisi, İstanbul Fotoğrafları, Son Kadınlar, Annem Babam Malatya, Ay Işığında Ceviz Yiyen Ayı, Sessiz Yürek…
Son yıllarda üzerinde çalıştığı “Türk Mutfak Kültürü YİYECEK İÇECEK SÖZLÜĞÜ” Güngör’ün araştırmacı yönünü göstermektedir. Alanında benzersiz bir çalışma olan bu sözlük, Türk mutfak kültürünün zenginliğinin belgesidir.
Yazarın özgün kitaplarının yanı sıra, İstanbul konulu yapıtları, hikâye antolojileri ve Safiye Ayla’nın Anıları de bulunmaktadır.
Necati Güngör
On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kurulmaya başlanan şimdiki Malatya’nın mimari geleneği kuşkusuz çok daha eskilere dayanır… Herkesin bildiği olay, Padişah II. Mahmut döneminde, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın üzerine giden Osmanlı ordusu, bir kışı Eski Malatya’da geçirmiş; kışlık evlerin askerlerce harap edilmesi yüzünden, Malatya halkı, o zamanki adıyla Aspuzu bağlarındaki yazlık evlerine yerleşmek zorunda kalmıştı…
Aspuzu, bugünkü Malatya’nın beşiğidir.
Aspuzulu denilince, Malatya’nın köklü aileleri akla gelirdi. Aspuzulu şehirlidir, asridir, bağ bahçe sahibidir, hanedandır, usul erkân bilen kimselerdir. Aralarında ilim irfan sahibi kimseler vardır. Az konuşur ve gösterişten kaçınırlar. Hayır hasenatı bilirler. Kız alıp verirken, mutlaka aslını neslini sorup soruştururlar. Konaklarda otururlar. Herkesin aile sırları, çoğu zaman evlerinin duvarları arasında kalır. Yiyip içmeleri, çalıp oynamaları bile ağırbaşlılık içinde olur. Sonradan görme olmadıkları için, har vurup harman savurmayı bilmezler.
Aspuzulu her ailenin bir lakabı vardır; herkes onları bu lakaplarıyla tanır, bilir.
Bayramda seyranda öyle herkesin kapısını çalmazlar, ama, kendi kapıları herkese açıktır. Sofraları ganidir.
Çocukluğumuzda şu sözü pek çok kez duymuşuzdur: “Onlar Aspuzulu anam, bizim evlere gönül indirmezler.” Ya da şöyle denirdi: “Biz onların tuz torbası bile olamayız!”
Eski aileler eski teştler gibidir, ne kadar taşsa da dökülmez. Okumaya devam et →